15 Ekim 2012 Pazartesi

Türkiye İçin 2013 Falı

Küresel sistemdeki sıkıntının Türkiye’ye etkileri
2013 yılı tahminleri açıklandı. Bunları ele alarak Türkiye için bir fal bakmaya çalışalım. 
Küresel sistem 2013 yılında genel bir toparlanma vaad etmiyor. Özellikle Euro bölgesi sorunlarını çözmeye yetecek bir sıçrama yapabilecek güçten oldukça uzak bir konumda görünüyor. ABD’nin göreli olarak toparlanmasının sürmesi, Çin’in tahminler çerçevesinde yavaşlama eğiliminden çıkması 2013 yılının kazançları olacak ve en azından sonraki yılları küresel sistem genelinde olumlu etkileyebilecek.
Türkiye açısından küresel sistemin yansımalarından bir sonuç çıkarmamız gerekirse sıkıntılı bir yıla hazırlanmakta yarar olduğunu söylememiz gerekiyor. Bunun başlıca iki nedeni var: (1) Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı konumundaki Euro bölgesi ekonomileri yavaşlama hatta daralma içinde oldukları için ithalatları düşüyor. Bu durumda Türkiye’nin ihracat sıkıntısı çekmesi kaçınılmaz görünüyor. (2) Her ne kadar likidite bolluğu ve gelişmiş ekonomilerde düşük faizlerin egemenliği yatırımcıları Türkiye gibi yüksek faiz veren ülkelere itiyorsa da risk yüksekliği bu paraların çok kısa vadeli yani sıcak para biçiminde gelmesine yol açıyor. Sıcak para, dış finansmanın kalitesinin bozulmasına yol açıyor. Bu eğilim 2013’de de devam edecek gibi görünüyor.  
Türkiye tahminleri
Şimdi de IMF’nin raporlarında (World Economic Outlook ve Fiscal Monitor) ve hükümetin Orta Vadeli Programında (OVP) yer alan tahminleri özet bir tablo halinde verip bu verileri kullanarak değerlendirme yapmaya çalışayım.
2013 Tahminleri
IMF
OVP
GSYH (Cari Fiyatlarla milyar TL)
1.571
GSYH (Milyar USD)
858
Kişi Başına GSYH (USD)
11.318
Büyüme (%)
3,5
4,0
Tasarruflar / GSYH (%)
15,0
Yurtiçi Talep Artışı (%)
3,9
TÜFE (Yılsonu, %)
5,7
5,3
Bütçe Açığı (%)
-1,9
-2,2
Kamu Borç Yükü (%)
36,7
35,0
Cari Açık (%)
-7,1
-7,1
İşsizlik (%)
9,9
8,9
USD Kuru (TL)
yok
1,83
Büyüme düşüşü sıkıntılara neden olacak
İster IMF’nin yüzde 3’lük tahminini ister OVP’de öngörülen yüzde 4’lük tahmini alalım Türkiye’nin 2013’de potansiyelinin altında büyümesi bekleniyor. Bu, potansiyelinin altında büyüyeceği ikinci yıl olacak. 2012 yılındaki düşük büyüme hızı, 2010 ve 2011 yıllarının sırasıyla yüzde 9,2 ve 8,5’luk çok yüksek büyüme hızlarının ardından geldiği için onların ivmesiyle pek fazla hissedilmedi. Oysa şimdi ikinci kez düşük hızlı bir büyüme sıkıntıları daha fazla gün yüzüne çıkaracak. Büyümenin düşmesi, geçen yılların ivmesiyle azalan, işsizlik oranını yeniden yükseltmeye başlayacaktır. Bir benzetme yapayım: Hareket halinde kol kırıldığında hareketin yarattığı sıcaklığın etkisiyle acı fazla hissedilmez. Hareket durup sıcaklık yerini soğumaya terk ettiğinde acı hissedilmeye başlanır. İşsizlik konusunda IMF, hükümete göre daha kötümser görünüyor.  
Yüzde 4’lük büyüme hızının potansiyele göre düşük ama konjonktüre göre yüksek olduğunu söylemekte yarar var. Ben büyüme hızının biraz daha düşük olabileceğini tahmin ediyorum.
Cari açığın düşmesi iyi ama yüzde 7’nin altına inilmesi zor
Türkiye’nin ne kadar düşürmeyi başarsa da 7’nin altına düşüremeyeceği tahmin edilen cari açığını karşılamakta gerekli olan dış finansman açısından sorunlu bir yıl yaşaması bekleniyor. Yüzde 10’dan yüzde 7’ye düşüş bir başarı öyküsü olsa da yüzde 7’lik cari açığın hala dünyanın en yüksek cari açıklarından birisi olduğu unutulmamalı. Yurtiçi tasarrufların oranının yüzde 15’i bulması iyimser bir tahmini yansıtıyor ama bu orana çıkılması halinde bile yatırım tasarruf dengesi açığı 5 - 7 puan arasında oluşacak. Orta ve uzun vadeli dış finansman bulma zorluğu ve iç tasarrufların yetersizliği sorununun faizden başka pek bir çözümü olmadığını dikkate alırsak TCMB’nin faizi düşürme ve ekonomik gerçekler arasında iyice sıkışıp kalacağını tahmin etmek zor olmasa gerekir.
Türkiye ihracat kaybının bir bölümünü alternatif pazarlar yoluyla karşılıyor
Türkiye’nin başta Almanya olmak üzere Euro bölgesine yaptığı ihracatın düşmesinin yaratacağı sıkıntıları azaltmaya yönelik alternatif ihracat odakları yaratma hamlesinin ne kadar doğru olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Özellikle yukarıda büyüme potansiyeline değindiğim Gelişen Asya ve Orta ve Güney Afrika bölgelerine yönelik ihracatı artırmakta yarar olduğunu vurgulamak gerekir. Bu, yalnızca 2013 yılını kurtarmaya yönelik bir hamle değil aynı zamanda geleceğe yönelik daha geniş kapsamlı bir hamle olarak alınmalı. 
İkiz açık
Türk vergi sisteminin ithalat vergilerine ağırlık veren yapısı gereği cari açık düşerken bütçe açığı artıyor. Böylece Türkiye ekonomisinin en belirgin özelliklerinden birisi olan ters yönde işleyen ikiz açık olgusu bir kez daha yaşanıyor. Bunu önlemenin yolu yapısal reformlara girişmekten geçiyor. 
Küresel kıssadan Türkiye için hisse
Küresel sistem 2013 yılında 2012 yılından daha iyi bir görünüm sunmuyor. O nedenle sıkıntılı bir yıla hazır olmakta yarar var. Planları, programları ve bütçeleri ayda bir revize edecek şekilde yapmak uygun olur.

 http://www.mahfiegilmez.com

4 Ekim 2012 Perşembe

Ekonomik Büyüme

Bir ülkede 2010 yılı içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini varsayarsak üretim şöyle bir görünüm sergiler:


Üretim = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak örneğin bu ülkede 2010 yılının GSYH’sını şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Diyelim ki 2011 yılı başında yeni bir fırın devreye girmiş ve ekmek üretimi 1100 adede yükselmiş ve fiyatlar değişmeden kalmış olsun. Bu durumda 2011 yılının GSYH’sı şöyle hesaplanır:

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür. Fiyatlar artmadığı için bu büyüme hem nominal hem de reel büyümeyi göstermektedir. 

Şimdi varsayalım ki ekmek üretimiyle birlikte ekmeğin fiyatı da artmış ve tanesi 1,25 TL’ye çıkmış olsun. Bu durumda 2011 yılı GSYH’sı şöyle görünecektir:

GSYH = (1100 x 1,25) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.875 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1875 – 1500)/ 1500) 0,25 yani yüzde 25 oranında büyümüştür. Bu büyümenin içinde fiyat artışları da yer aldığı için buna nominal büyüme deniyor. Nominal büyüme bize ekonominin gerçekte ne kadar büyüdüğünü göstermez. Bunu bulabilmek için 2011 yılı GSYH’sını fiyat artışlarından gidermemiz gerekir. Bunun için de bir önceki yılın yani 2010 yılının fiyatlarını hesaplamaya esas almamız gerekir. Bu durumda 2011 yılının GSYH denklemi şöyle olur.

GSYH = (1100 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.600 TL

Bu ekonomi 2011 yılında bir önceki yıla göre ((1600 – 1500)/ 1500) 0,067 yani yüzde 6,7 oranında büyümüştür.

Bu durumda şunu söyleyebiliriz: Bu hayali ekonomi 2011 yılında nominal olarak yüzde 25 büyümüş ama reel büyümesi yüzde 6,7 oranında gerçekleşmiştir.

Ekonomik büyüme denildiğinde kastedilen fiyat artışlarından arındırılmış büyüme, yani reel büyümedir. Bu ekonomide ekmek üretimi 100 adet artmıştır, gerçek büyüme budur. Çünkü bu büyüme refah artışı getirmiştir. Oysa fiyat artışının yarattığı nominal büyüme yalnızca görüntüyü değiştirmiş, refah artışına katkı yapmamıştır.

Türkiye, 2009 yılında yüzde 4,7 oranında reel küçülme yaşamış, 2010 yılında ise yüzde 9 oranında reel büyüme gerçekleştirmiştir. 2011 yılının ilk 9 ayında yüzde 9,6 büyümüş olan Türkiye ekonomisinin yıl bazında yüzde 8 dolayında büyümüş olduğu tahmin edilmektedir. 

http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/ekonomik-buyume-ne-demektir.html

GSYH Nasıl Hesaplanır?

Bir ülkede belirli bir dönem içinde (3 ay, 1 yıl) üretilen bütün nihai malların piyasa fiyatları üzerinden toplanmasıyla oluşan toplam değere gayrısafi yurtiçi hasıla (ya da kısaca GSYH) diyoruz. Bir ülkede bir yıl içinde yalnızca 1000 adet ekmek, 25 kg beyaz peynir ve 500 şişe su üretildiğini ve ekmeğin adedinin 1 TL, beyaz peynirin kilosunun 10 TL, suyun da şişesinin 0,50 TL’den satıldığını varsayarsak GSYH’yı şöyle hesaplayabiliriz:

GSYH = (1000 x 1) + (25 x 10) + (500 x 0,50) = 1.500 TL

Buna göre bu ülkede o yıl için piyasa fiyatları cinsinden hesaplanan GSYH 1.500 TL’dir.

Bu basitleştirilmiş hesaplamada dikkat edilmesi gereken şey sadece nihai malların piyasa satış fiyatlarının dikkate alındığıdır. Yani ekmekteki buğdayın, un haline getirilirken eklenen işçilik değerinin veya suyun şişesinin, kapağının ya da beyaz peynirin ambalajının ayrı ayrı hesaba katılması söz konusu olmuyor. Üretilen malı tüketiciye nihai satışfiyatları toplanıyor. Aksi takdirde çift sayım yapmış oluruz ve GSYH olduğundan büyük çıkar.

GSYH bu şekilde hesaplanan üretim yöntemi yanında harcamalar ve ülkede elde edilen gelirler üzerinden giderek de hesaplanır. Çünkü bir ülkedeki toplam üretim değeri, toplam harcamalar ve toplam gelirler bir eşkenar üçgenin üç kenarı gibi birbirine eşittir.

GSYH, bir ülkenin bir çeyrek yıl veya bir tam yıl içinde ne kadar üretim yaptığını bize fiyatlar cinsinden gösterir. Farklı malları toplayabilmek için ortak bir ölçüye ihtiyacımız vardır: O da fiyattır. Aksi takdirde denklemimiz şöyle olur:

GSYH = 1000 ekmek + 25 kg beyaz peynir + 500 şişe su

Bu denklem bize o ekonomide hangi malın ne kadar üretildiğini anlatır ama GSYH’nın ne kadar olduğunu buradan bulamayız. Aynı malları piyasa fiyatları cinsinden toplarsak GSYH’yı bulabiliriz.

Türkiye’de GSYH üçer aylık dönemler itibariyle açıklanır ve sonunda yıllık GSYH ortaya çıkar.

2010 yılında Türkiye’nin yıllık GSYH’sı 1.105 (1 trilyon 105 milyar) TL olarak hesaplanmıştır. Bunu nüfusa böldüğümüzde kişi başına düşen yıllık geliri hesaplayabiliriz. 2010 yılında Türkiye’nin yıl ortası nüfusu 73 milyon olarak tahmin edilmektedir. Buna göre kişi başına gelir 15.137 TLolarak ortaya çıkmaktadır.

Uluslararası karşılaştırmalarda kullanılabilmesi için bu sayılar yıllık ortalama kura bölünerek dolar cinsinden gösterilmektedir. 2010 yılında yıllık ortalama dolar kuru 1,50 olduğuna göre GSYH 736 milyar dolar ve kişi başına gelir de 10.080 dolar olarak bulunmaktadır.

(Not: Burada sunduğum hesaplar konuyu en basit haliyle anlatmayıamaçlamaktadır. Ülkelerin üretimleri, dış ilişkileri ve dolayısıyla GSYH hesapları burada sunulduğundan çok daha karmaşıktır. Burada konu yalnızca hatırlatma amaçlı ele alınmaktadır.)

 http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/bir-sayfada-gsyh-dersi.html

İşsizlik Nasıl Hesaplanıyor?

Toplumda en çok merak edilen ekonomik konulardan birisi enflasyon oranının nasıl hesaplandığı, ötekisi de işsizlik oranının nasıl hesaplandığı meselesidir. Ne zaman enflasyon düştü ya da işsizlik düştü deseniz itiraz edenler çıkar. Bu iki oran aynı zamanda en az inandırıcı bulunan oranların da başında gelir. 


Türkiye İstatistik Enstitüsü (TÜİK), işsizlik oranını hesaplarken Uluslararası Emek Örgütünün (ILO) standart hesaplama yöntemlerini kullanıyor. Buna göre 15 yaşından büyük olan ve tam gün esasına göre bir işte çalışmıyor olanlar gruplara ayrılıyor. TÜİK’in kullandığı uluslararası standarda göre istihdam edilmeyen, son üç ayda iş aramış olan ve 15 gün içinde bir işte istihdam edilebilecek durumda olan kişiler işsiz olarak sınıflandırılıyor ve oran bu sayıya göre hesaplanıyor. Bu hesaplamaya iş bulma ümidi olmadığı için son üç ayda iş aramayı bırakmış olup da iş bulsa çalışacak olanlar, mevsimlik işlerde çalıştığı için iş aramayan ama sürekli iş bulsa çalışmaya hazır olanlar, ev kadını, emekli, irad sahibi, öğrenci ya da özürlü, yaşlı ve hasta olduğu için iş aramayan ama bulsa çalışmaya hazır olanlar, diğer nedenlerle iş aramayan ama iş olsa işbaşı yapmaya hazır olanlar dahil edilmiyor.

Özetle 15 yaşından büyük olup da son üç ay içinde iş arayan ve 15 gün içinde işbaşı yapmaya hazır olduğunu bildirenlerin toplam işgücüne bölünmesiyle işsizlik oranı hesaplanıyor.

Bir hesaplama örneği vermek için Türkiye’nin Ekim 2011’deki istihdam durumunu sayılarla ele alalım. Ekim 2011’de Türkiye’nin nüfusu 72,7 milyon kişi olarak tahmin edilmektedir. Bu nüfusun 53,9 milyonu 15 yaş ve daha yukarı yaş grubudur. Bir işte çalışanlar yani istihdam edilenler (24,5 milyon) ve son üç ayda iş aramış ve 15 gün içinde işe başlayabilecek konumda olan işsizlerin (2,5 milyon) toplanmasıyla bulunan toplam işgücü 27 milyon kişidir.

İşsizlik oranını hesaplamak için şöyle bir denklem yazabiliriz: 

İşsizlik Oranı = Son 3 ayda iş arayan ve 15 gün içinde işe başlayabilecek durumda olanlar / Toplam işgücü

Yukarıdaki sayıları bu denklemde yerlerine koyalım (yuvarlamalar nedeniyle küçük farklar olabilir):

İşsizlik Oranı = (2,5 / 27) x 100 = 9,1
Yani Ekim 2011’de Türkiye’de işsizlik oranı yüzde 9,1’dir.

Bu sistemin en önemli eksikliği bir kişinin işsiz sayılabilmesi için son üç ay içinde başvurmuş olması gereğidir. Gelişmiş ülkelerde insanlar başvurularını sürekli yenilese de gelişme yolundaki ülkelerde bu yenileme bu sıklıkla yapılmıyor. O nedenle işsiz sayısı da olduğundan az görünebiliyor.

Ölçüm doğru olsa da yöntem tam anlamıyla sağlıklı sonuç vermiyor olabilir. İnsanların işsizlik oranlarına itiraz etmelerinin nedeni buradan kaynaklanıyor.   
 
 http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/issizlik-nasl-hesaplanyor.html

Bütçe

Bütçe belirli bir dönem için elde edilecek gelirlerle yapılması planlanan giderleri gösteren bir tahmin cetvelidir. Kamu bütçesinin ötekilerden farkı vergidir. Karşılıksız bir gelir olan vergiyi yalnızca kamu kesimi tahsil edebilir. Kamu kesimi bütçesinin özel bütçelerden bir başka farkı yasa olmasıdır. Bütçe yasası bir yıllık, yetki veren bir yasadır.


Kamu kesimi söz konusu olduğunda şöyle bir bütçe denklemi yazabiliriz:

Bütçe Dengesi = Bütçe Gelirleri (vergi gelirleri + diğer gelirler) – Bütçe giderleri (faiz dışı giderler + faiz giderleri) Faiz dışı giderler de personel giderleri, yatırım giderleri, diğer cari giderler olarak sıralanabilir.

Bütçe dengesi denilince üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = bütçe giderleri ise bütçe denktir.
Eğer bütçe gelirleri > bütçe giderleri ise bütçe fazlası vardır.
Eğer bütçe gelirleri < bütçe giderleri ise bütçe açığı söz konusudur.

Borçlanmalar bütçeye gelir veya gider yazılmaz, ayrı bir borç hesabında izlenir. Buna karşılık borçlar için ödenen faiz giderleri, bütçenin gelirlerinden ödendiği için bütçeye gider yazılır.

Faizler hariç tutularak bakılan dengeye de faiz dışı bütçe dengesi deniyor. Bunu da şöyle formüle edebiliriz: Faiz dışı denge = Bütçe gelirleri – faiz dışı giderler 

Faiz dışı dengede üç durumdan birisi karşımıza çıkar:

Eğer bütçe gelirleri = faiz dışı giderler ise faiz dışı denklik söz konusudur.
Eğer bütçe gelirleri > faiz dışı giderler ise faiz dışı fazla vardır.
Eğer bütçe gelirleri < faiz dışı giderler ise faiz dışı denge açık veriyor demektir.

2011 yılının bütçe sonuçları şöyle özetlenebilir:

Bütçe gelirleri = 295,9 (vergi gelirleri: 253,8; diğer gelirler 42,1)
Bütçe giderleri= 313,3 (faiz dışı giderler: 271,1; faiz giderleri: 42,2)

Şimdi bu büyüklükleri yukarıdaki formüllerde yerlerine koyalım.

Bütçe dengesi = (295,9 – 313,3) = - 17,4 milyar TL
Faiz dışı denge = (295,8 – 271,1) =  24,7 milyar TL

Buna göre 2011 yılında bütçe 17,4 milyar TL açık vermiş buna karşılık faiz dışı denge 24,7 milyar TL fazla vermiştir. Bir başka ifadeyle bütçe gelirleri faiz dışı giderleri karşıladıktan sonra toplam 42,2 milyar TL’lik faiz giderlerinin 24,7 milyar TL’lik kısmını da karşılamıştır.

2011 yılı için tahmin edilen GSSYH’nın tahmin edildiği gibi gerçekleştiğini (1.215 milyar TL) varsayarsak bütçe açığının GSYH’ya oranı % 1,5 ve faiz dışı fazlanın GSYH’ya oranı yüzde 2 olarak hesaplanabilir. 

 http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/butce-dersi.html

Maliye Politikası ve Tavşan

Maliye politikasının dört temel alt politikası var: (1) Vergi politikası, (2) Harcamalar politikası, (3) Borçlanma politikası, (4) Diğer politikalar.


Vergi politikası, ekonominin gidişine göre vergilerin artırılması veya azaltılması biçiminde uygulanır. Artırma da azaltma da iki biçimde olabilir: Vergi oranları değiştirilebilir ya da kapsam değiştirilebilir. Vergi oranları ya da verginin kapsamı artırılırsa kişi ve kurumlara daha az harcanabilir gelir bırakılır ve bu yolla toplam talep denetim altına alınmış olur. Tersi yapılıp da vergi oranları ya da verginin kapsamı düşürülürse kişi ve kurumların elinde daha fazla harcanabilir gelir kalacağı için harcamalar ve bu yolla da toplam talep yükselir. İlki ekonomiyi soğutmak, ikincisi ise canlandırmak amaçlı kullanılabilir.

Harcamalar politikası kamu harcamalarının artırılması veya azaltılmasının ekonomide yaratacağı etkiler üzerine kurulu bir politikadır. Kişi ve kurumların harcamalarının ve dolayısıyla toplam talebin düştüğü bir ortamda kamu harcamaları artırılarak ekonominin canlanması sağlanabilir. Bu durumda eline fazladan para geçenler bu parayı harcayarak talep artışına ve o da üretimin canlanmasına etki yapabilir. Toplam talebin hızla arttığı bir ortamda ise bunun tersi yapılarak kamu harcamaları azaltılır ve kişilerin eline daha az harcanabilir gelir bırakılarak talep düşürülür.  

Borçlanma politikası, ekonomide talep artışına bağlı olarak aşırı canlılığın ortaya çıktığı hallerde, bir başka ifadeyle ekonominin ısındığı durumda, kamu borçlanmasını artırmak suretiyle harcanabilir gelirin düşürülmesini hedefleyen bir politikadır. Eğer tersi olmuş ve ekonomi soğumaya yüz tutmuşsa o zaman borçların erken ödenmesi yoluyla para piyasaya çıkarılır ve toplam talebin canlanması sağlanır.      

Bu üç temel politika aracının yanında teşvik politikasından dış ticaret politikasına kadar uzanan çeşitli alt politikalar da maliye politikasının araçları ya da alt politikaları arasında sayılabilir.

Uzun yıllar tek başına kullanılmış olan maliye politikası son otuz yılda yerini para politikasına terk etmiş görünüyor. Çünkü para politikası, maliye politikasının aksine geniş halk kitleleri tarafından kolayca anlaşılabilecek bir politika değildir. Zorunlu karşılıkları artırmakla vergi oranlarını artırmak arasında büyük bir fark vardır. İlkini anlayanların sayısı ikinciyi anlayanların yüzde biri kadar değildir. Böylece ekonomide yapılacak sıkılaştırmalar halkın gözünden daha kolay saklanabilir.  

Bütün bunları anladık ama başlıktaki tavşan ne oluyor diye sorarsanız o da ekonomi politikasının bir başka aracı oluyor. Diyelim ki bütçe açığını düşürmek istiyorsunuz ve ne kadar artırsanız da vergiler bu amaca hizmet etmiyor. İşte o zaman tavşanı şapkadan çıkarıyorsunuz. Türkiye’de son dönemde şapkadan çıkarılmış tavşanlar arasında özelleştirme, bedelli askerlik, vergi affı, yurtdışından getirilecek paraların affı ön planda yer aldı. Sırada 2B ve mütekabiliyet yasası var.

Dalgalı döviz kuru rejiminde doğrudan bankalara müdahaleye başlandığı anda şapkadan tavşan çıkarmak para politikasında da kullanım alanı buluyor demektir. İşte o aşamada bütün öteki politika araçlarının yerini şapkadan tavşan çıkarma politikası almış olur. Ne var ki bu politika sürdürülebilir bir politika değil. Yalnızca zaman kazandırıyor. Yapısal reformlar için bu yolla kazanılan zaman iyi kullanılamazsa şapkada tavşan kalmayabilir.

http://www.mahfiegilmez.com/2012/01/maliye-politikas-ve-tavsan.html

2011 Altının Yılı Oldu

Yılın son işlem gününe başlarken 2011 yılında hangi yatırım aracının kazandırdığına hangisinin kaybettirdiğine bir bakalım.

2011 yılına girerken yatırım araçlarının değeri şöyleydi: 1 USD = 1,55 TL, 1 Euro = 2,07 TL; 1 Gram altın = 70 TL; TL mevduat faizi = % 7; İMKB 100 endeksi = 66.005.
2011 yılının sonunda aynı değerler şöyle: 1 USD = 1,92 TL; 1 Euro = 2,48 TL; 1 Gram altın = 95 TL; TL mevduat faizi = % 12; İMKB 100 endeksi = 52.053.
Bu değerleri yılın ilk günü alıp son günü satmış olanların elde ettikleri getiriler de yuvarlak hesap şöyle çıkıyor: USD = % 24; Euro = % 20; Altın = % 36; TL mevduat faizi = % 10 (Yılbaşı ile yılsonu faizlerinin ortalaması); İMKB = % - 21
2011 için yılsonu enflasyonunu yine yuvarlak hesap yüzde 10 olarak alıyorum.  
 Buna göre yılın en çok kazandıranı altın yatırımı olmuş. Ne var ki bu Türk yatırımcı için doğru. Çünkü altın fiyatının yanı sıra dolardaki artış da buraya yansımış bulunuyor. Parasını dolar ve euroya yatıranlar da oldukça kazançlı çıkmışlar. Parasını TL mevduatta tutanlar ya da Hazine kâğıtlarına yatıranlar ancak anapara değerini korumuşlar.
Hisse senetlerine yatırım yapanlar ise kaybetmişler. İMKB 100 endeksindeki bu düşüşe ve kayba yol açmış görünümüne karşılık belirli bazı hisse senetlerinin prim yaptığı ve kazanç sağladığı da dikkate alınmalıdır.
Yılbaşında tasarruflarını bu beş yatırım aracına eşit paylar halinde dağıtarak bir yatırım sepeti oluşturan bir yatırımcının yaptığı bu sepet şöyle görünecekti:
USD (100 TL) + (Euro (100 TL) + Altın (100 TL) + Mevduat ya da Hazine tahvili (100 TL) + Hisse senedi (100 TL) = 500 TL
Bu yatırımcının kazanç ve kayıplarını yukarıdaki hesaplamalardan giderek her bir yatırım aracı için şöylece yazabiliriz:
24 + 20 + 36 + 10 – 21 = 69 TL.
Yani sepet yapan yatırımcı bu yıl yüzde 14 kazanmış oldu.
Parasının tümünü altına yatıranlar daha fazla kazandı ama tümünü hisse senedine yatıranlar da kaybetti. Çok risk alan çok kazandı ya da çok kaybetti, sepet yapanlar daha az riskle enflasyonun üzerinde bir kazanç sağladı.   
Yılın en çok kazandıranı altın oldu. Ve en çok kaybettireni de. Yılın son çeyreğinde örneğin 107 TL/gram fiyatıyla altın alanlar yüzde 10’un üzerinde kaybettiler.    
Yeni yılınız kutlu olsun.

 http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/2011-altn-yl-oldu.html

İllüzyon

İllüzyon ya da yanılsama, gerçek bir nesnenin duyular üzerindeki izlenimlerinin yanlış değerlendirilmesidir. Algılama sırasında oluşan yanılsamalar bazen kendiliğinden ortaya çıkar. Örneğin yolun kenarında atılmış olan bir poşetin, uzaktan bir hayvana benzetilmesi gibi algılamalar kendiliğinden oluşan yanılsamalardır. Bazen de birisinin yarattığı illüzyonlar algılamamızı etkileyebilir. Bu gibi yanılsama yaratıcı oyunları yapanlara illüzyonist deniyor.
Televizyon kanallarında illüzyonistlerin oyunları sıkça yayınlanıyor. İç tarafı siyah kadifeyle kaplı bir kutunun içinde kaybedilen eşya tipik bir illüzyon gösterisidir. Kutunun içindeki bölmeyi renkten dolayı kimse fark etmez.
Ekonomi biliminde illüzyon sözcüğü ilk kez İtalyan iktisatçı Amilcare Puviani tarafından 1897 tarihli Teoria della illusione nelle entrate publiche” ve 1903 tarihli “Teoria della illusione finenziaria” adlı kitaplarda mali illüzyon biçiminde kullanılmıştır. Puviani’ye göre eğer kamu gelirleri ve özellikle vergilerin miktarı halk tarafından tam olarak bilinmezse, halk, kamu kesiminin olduğundan düşük maliyetle çalıştığını zanneder ve kamu harcamalarının artırılmasına itiraz etmez. O nedenle de hükümetler topladıkları vergiyi daha düşük göstermek için bir bölümünü gizlemeye yönelebilirler.
Türkiye’de mali illüzyon, vergi gelirlerinin düşük gösterilmesinden çok kamu harcamalarının düşük gösterilmesi yoluyla uygulanmış bir yaklaşımdır. 1980’lerde kamu harcamalarının hızla artmasına karşılık vergi ve benzeri gelirler aynı hızla artırılamayınca ortaya çıkan kamu açıkları bazı harcamaların ve gelirlerin bütçe dışı fonlara devredilmesi yoluyla kamuoyunun dikkatinden uzaklaştırılmıştır. Bu fonların sayıları bir ara 100’e yaklaşmıştı.
Günümüzde ekonomik illüzyonları deneyenlerin başında Merkez Bankalarının geldiğini görüyoruz. Bu denemeleri ABD Merkez Bankası da (FED) Avrupa Merkez Bankası da (ECB) likidite vererek yapmayı deniyor. Normalde bu kadar likiditenin enflasyon yaratacağını bilseler de içinde bulunulan ekonomik koşullarda bunun olmayacağını gördükleri için para sürerek insanların algılamasını değiştirmeye çalışıyorlar. Ortam bu tür bir illüzyon yaratmaya uygun olduğu için kısmen başarılı da oluyorlar.
Bizim Merkez Bankası da ilginç illüzyonlara başvuruyor. Yüzde 5,5 olarak hedeflediği enflasyon, hedefin iki katı gerçekleştiği halde bir sonraki yıl için bu kez yüzde 5 hedef koyuyor. Aslında Merkez Bankası’nın elindeki araçlarla etkileyebileceği enflasyon bölümü I endeksiyle ölçülen bölüm. Bu endeks TÜFE’den enerji, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içkiler, tütün ürünleri ve altın çıkarılmak suretiyle hesaplanıyor. Sepette kalanlar ise Merkez Bankası’nın uygulayacağı para politikasıyla etkileyebileceği maddeler. Normalde Merkez Bankası’nın bu endeksi esas alıp hedef belirlemesi ve buna göre de TÜFE için tahmin yapması gerekirken TÜFE için hem hedef koyuyor hem de tahmin yapıyor. Aslında bu yolla I endeksini etkileyebileceği, halde TÜFE’yi etkileyebilecekmiş gibi bir illüzyon yaratıyor ve gerçekleştiremeyince de itibar kaybediyor.  İtibar kaybına yol açan bu illüzyon denemesinde ısrar etmenin amacı ne olabilir? Çalışanların daha fazla ücret talep etmesinin önüne geçmek mi? Akla ilk gelen şey bu.
Şimdilerde Merkez Bankamız yeni bir illüzyona başvurmaya başladı. Enflasyona etkisini önleyebilmek için kurların yükselmesini frenlemek amacıyla 1,350 milyon dolarlık döviz satış ihalesi açıyor ama talep ne olursa olsun 50 milyon dolarlık satış yapıyor. Bu yolla piyasayı sakinleştirerek spekülatif döviz talebini kırmayı amaçlıyor. Bu uygulamanın ilk günleri beklenen etki oluşmadı. Yani illüzyon etkisini gösteremedi.
İnsanlar kutunun içindeki bölmeyi fark ettikleri anda illüzyon etkisini kaybeder.   
 
 http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/illuzyon.html

2011'de Faiz Kaybettirdi.

2011 yılında bankaların tasarruf mevduatına verdiği faiz ortalama yüzde 9 dolayında gerçekleşti. Bunu yıllık bileşik faize çevirirsek kabaca yüzde 10 oranında bir faiz getirisi hesaplamış oluruz. Bu faiz geliri üzerinden yüzde 15 gelir vergisi stopajı yapılıyor. Buna göre mevduatın net faiz getirisi kabaca yüzde 8,5’e geliyor.


2011 yılı sonunda enflasyon yüzde 10 dolayında gerçekleşti.

Reel faiz şöyle bir formülle hesaplanıyor: Reel faiz = (1 + Nominal faiz) / (1 + Beklenen enflasyon) – 1

Reel Faiz = (1 + 0,085) / (1 + 0,100) – 1 = % - 1,36

Buna göre 100 TL’sini 2011 başında mevduat hesabına yatıran bir kişi görünürde yüzde 8,5 net faiz geliri elde etmiş gibi olsa da aslında yüzde 1,4 oranında negatif reel faiz elde etmiş bulunuyor. Yani parasına değer katmak bir yana mevcut değerinde kayıpla karşılaşmış oluyor.   

Şimdi de parasını Türkiye’ye getiren bir Amerikalı yatırımcıya bakalım. Yılbaşında dolar kuru 1,55 TL idi. Bu yatırımcının Türkiye’ye 100 dolar getirip 1,55’lik kurla TL’ye çevirdiğini, eline geçen 155 TL’yi bankaya yüzde 8,5 bileşik net faizle mevduat olarak yatırdığını düşünelim. 2011 sonunda bu kişinin eline yaklaşık 168,2 TL geçmiş olacaktır. Bugün dolar kuru 1,89 TL’ye eşit bulunuyor. Amerikalı yatırımcı elde ettiği 168,2 TL’yi bu kurla dolara çevirdiğinde 89 dolar elde edecek demektir. Bu durumda TL’nin değer kaybından dolayı nominal faizi eksi yüzde 11’e gelmiş durumdadır. Ayrıca ABD’de yıllık enflasyon yüzde 3,5 olduğuna göre bir kayıp da orada yaşayacaktır.  

Eğer TL yıl içinde değer kaybetmemiş olsaydı durum farklı olacak Amerikalı yatırımcı elde ettiği 168 TL’yi 1,55 TL’lik kurdan bozduracak eline 108,4 dolar geçecekti. Bu durumda dolar cinsinden nominal faiz yüzde 8,4 çıkacaktı. ABD’deki enflasyonu dikkate alarak yapacağımız reel faiz hesabı sonucunda bu yatırımcının % 4,7 oranında reel faiz kazancı elde etmiş olduğunu görecektik. .

2011 yılında parasını Hazine kâğıdında ya da tasarruf mevduatında değerlendiren Türk yatırımcı faizin düşüklüğü veya enflasyonun yüksekliği nedeniyle eksi reel faiz almıştır. Türk yatırımcıların birikimlerini değerlendirmek için altın veya gayrimenkul yatırımı arayışına girmesinin bir nedeni budur.       

2011 yılında parasını Türkiye’ye getirip Hazine kâğıdı alan veya tasarruf mevduatına yatıran yabancılardan parasını bir yıl boyunca bu değerlerde tutanlar ciddi bir kur zararıyla karşılaşmışlardır. Buna karşılık TL’nin değer kaybını sürekli gözlemleyip sürekli girip çıkan yabancı yatırımcılar reel faiz kazanmışlardır.

Parasını faizde değerlendirmek isteyen Türk yatırımcı için nominal faizin yüksekliği kadar enflasyonun düşüklüğü de önemlidir. Enflasyon ne kadar artıyorsa reel faiz o kadar düşecek demektir. Buna karşılık parasını Türkiye’ye getiren yabancı yatırımcı için Türkiye’deki enflasyonun hiçbir anlamı yoktur. Onun bakacağı iki şey vardır: (1) TL’nin değeri (TL değer kazanıyorsa onun için kazanç, TL değer kaybediyorsa onun için kayıp demektir), (2) Kendi ülkesindeki enflasyon oranı.

Özetle söylemek gerekirse 2011 yılında parasını Hazine kâğıdına yatıran ya da bankaya mevduat olarak yatıran ve orada tutanlar reel anlamda zarara uğramıştır. Buna karşılık TL’nin değerindeki değişimlere göre giriş çıkış yapan yabancı yatırımcı sıcak para hareketi denilen bu eylemle para kazanmayı başarmıştır.

http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/2011de-faiz-kaybettirdi.html

Para Politikası Giderek Tuhaf Bir Hal Alıyor.

Merkez Bankası ve para politikası denildiğinde akla üç politika bileşeni gelir: (1) Faiz politikası, (2) Açık piyasa işlemleri (APİ), (3) Karşılıklar politikası. Merkez Bankası halktan mevduat kabul etmez ve halka kredi vermez. Mevduat kabul ettiği ve kredi verdiği kurumlar kural olarak yalnızca bankalardır. Geçmişte kamu kesimine de kredi verirdi ama günümüzde bu uygulama terk edilmiş bulunuyor.

Bankalar, gün sonunda ellerinde kalan fazla parayı Merkez Bankası’na yatırır ya da gün sonunda hesapları açık kalmışsa o kadar parayı Merkez Bankası’ndan borç alırlar. Bu borç alış verişinin Merkez Bankası’nca belirlenmiş faizleri vardır. Bence Merkez Bankası’nın piyasaları etkilemekte kullandığı asıl faiz budur. Bunun yanı sıra Merkez Bankası bankaların likidite akımı sorununun çözümü için onlarla repo işlemleri yapar ve bu işleme faiz uygular. Merkez Bankası bu faize “politika faizi” adını veriyor. Ben ise bu faize “politikacı faizi” diyorum. Yani politikacıların dikkatini bu faize çekiyor ama gecelik faizleri değiştirmek yoluyla piyasa faizlerini etkiliyor. Bu faizler bankaların maliyetini etkilemek suretiyle piyasada oluşacak faizler üzerinde etkili oluyor. Para politikasının faiz etkisi de bu şekilde ortaya çıkıyor.  
Para politikasının ikinci aracı olan APİ işlemleriyle Merkez Bankaları, ellerinde tahvil bulunduranlardan tahvil satın alarak ya da kendi elindeki tahvilleri piyasaya satarak piyasadaki likiditeyi denetler ve bu yolla ekonomide etki yaratır.

Bankaların açtıkları kredinin bir süre için geri dönüp mevduat olması ve bu yeni mevduat üzerinden yeniden kredi açılması biçiminde özetlenebilecek kredi – mevduat – kredi ilişkisinin ortaya çıkardığı kaydi para miktarını denetlemenin bir yolu para poltikasının üçüncü aracı olan karşılıklar politikası aracılığıyla yapılır. Merkez Bankaları, bankaların kabul ettiği mevduatın bir bölümünü kendisine yatırmasını ister. Bu yolla açılabilecek kredi miktarını düşürür. Ekonominin aşırı canlı olduğu hallerde karşılık oranı artırılır, tersi hallerde ise karşılık oranı düşürülür. Karşılıklar tek bir oran olabileceği gibi farklı mevduata farklı oranlar biçiminde de uygulanabilir.

İşte para politikası dediğimiz şey bu üç enstrümanı kullanarak para miktarını etkilemek ve bu yolla da genel olarak ekonominin gidişatını etkilemek, özel olarak da fiyat istikrarını sağlamaya çalışmaktan ibarettir.

Bizim Merkez Bankası (TCMB) bu üç enstrümanı farklı şekilde uygulayarak para politikasına değişik bir yaklaşım yapmaya başladı. Geçtiğimiz hafta kurların yükselişinden ya da kurlardaki yükselişin fiyat istikrarını bozucu etkisinden rahatsız olmuş olmalı ki yaklaşık 1,4 milyar dolarlık döviz satış ihalesi açtı. Bu yüklü miktardaki dövizi piyasaya satacak ve bu yolla döviz kurunu düşürecek ve oradan yarattığı etkiyle enflasyon üzerindeki kur baskısını kıracaktı. Piyasanın, bu ihaleden anladığı buydu. İhaleye yaklaşık 1,1 milyar dolarlık teklif geldi. Fakat sonuçta teklif edilen fiyatı beğenmemiş olsa gerek ki TCMB yalnızca 50 milyon dolarlık satışla yetindi. TCMB bu döviz satış ihalesini parite açtığında 1 USD = 1,88 TL dolayındaydı. İhaleden sonra parite 1,90 TL’nin üzerine çıktı ve haftayı o düzeyde kapadı.

TCMB’nin döviz ihalesinden sonra ortaya çıkan soru şuydu: “TCMB TL’nin değerini artırmaya mı uğraşıyor yoksa düşürmeye mi?” Eğer artırmaya uğraşıyorsa dediği satışı yapıp ardından benzer bir ihale daha açmalıydı. Eğer sıcak para çıkışını cezalandırmak için kuru yükseltmeye çalışıyorsa bu tehlikeli bir oyundur ve başka sorunlar yaratır.

TCMB Bankası yapmaya çalıştığını yapamayan bir otorite izlenimi vermeye başlamışsa para politikası uygulanamaz noktaya geliyor demektir.   

      http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/para-poltikas-giderek-tuhaf-bir-hal.html

Türk Vergi Sistemi ve Gelir Dağılımının Bozukluğu

Ocak – Kasım 2011 arasında bütçe gelirlerinin dökümüne baktığımızda toplam 234 milyar TL’lık vergi gelirinin 78 milyar TL’lik bölümünün gelir ve kurumlar vergisi gibi dolaysız vergilerden, yaklaşık 156 milyar TL’lik bölümünün ise KDV, ÖTV, damga vergisi gibi dolaylı vergilerden oluştuğunu görüyoruz. 


Buna göre Türkiye’nin toplam vergi gelirlerinin yüzde 33’ü dolaysız, yüzde 67’si dolaylı vergilerden oluşuyor. Dolaylı vergilerin yüzde 84’ü harcamalar üzerinden alınan KDV ve ÖTV gibi vergilere geri kalan yüzde 16’sı ise işlemler üzerinden alınan damga vergisi gibi vergilere dayanıyor. Yani Türk vergi sistemi asıl olarak harcamalar ve işlemler üzerine yüklenen vergilerle ayakta duran bir sistem görünümünde. 

Dolaylı vergilere yüklenmenin vergiye direnci düşürme ve toplanma kolaylığı gibi üstünlükleri var. Kişi harcamayı yaptığında fiyatın içinde bulunan KDV ve ÖTV gibi vergileri satıcıya ödüyor. Satıcı, devlet adına topladığı bu vergileri belirli tarihlerde vergi idaresine yatırıyor. Böylece Devlet bir taşla iki kuş vurmuş oluyor: (1) Vergiyi, satılan malın fiyatının içine gizleyerek vergiye direnci engelliyor. (2) Malın satıcısını vergi tahsildarı olarak ücret ödemeksizin istihdam ediyor. Bu işten vergiyi devlet adına toplayan satıcı da kazançlı çıkıyor. Çünkü satıcı, bu hizmetine karşılık ücret almamış olsa da satışlardan topladığı vergiyi devlete yatıracağı tarihe kadar nezdinde tutarak bir çeşit işletme sermayesi olarak kullanma imkânı elde ediyor.

Bütün bu üstünlüklerine karşın dolaylı vergiler gelirin kazanılması üzerine değil de harcanması üzerine dayandığı için çok kazananı değil çok harcayanı vergilendirmek gibi bir adaletsizliğe yol açıyor. Gelir yükseldikçe harcama azalıp, tasarruf arttığı için düşük gelirlinin harcamasının, gelirine oranı yüksek gelirliye göre daha fazla çıkıyor. Bu da onun nispi olarak daha fazla dolaylı vergi ödemesine neden oluyor. Özetle dolaylı vergiler nispi olarak düşük gelirliden daha çok vergi alınmasına yol açtığı için adaletsiz bir sonuç yaratıyor.

Geçtiğimiz günlerde TÜİK, 2010 yılına ilişkin gelir dağılımı anketi sonuçlarını açıkladı. Gelir dağılımında eşitliği ölçmekte kullanılan Gini, katsayısı, Türkiye için 2010 yılında 0,40 olarak hesaplanmış. 0 ile 1 arasında değişen Gini katsayısı, sıfıra yaklaştıkça gelir dağılımının düzeldiğini, bire yaklaştıkça da bozulduğunu gösteriyor. Uç örnekleri bir kenara bırakırsak gelir dağılımı düzgün olan ülkelerde bu oran 0,30 dolayındayken gelir dağılımı bozuk ülkelerde 0,40 dolayında yoğunlaşıyor. Bu çerçevede Türkiye gelir dağılımı bozuk ülkeler arasında yer alıyor.  

Gelir dağılımında adaletsizliği gidermek toplumun tansiyonunu düşürmenin temel tedavilerinden birisi. Bunu yapabilmenin en çok bilinen yöntemi dolaysız vergilerin yaygın biçimde, kayıp ve kaçağa meydan bırakmadan uygulanmasından geçiyor. Gerçekten de gelir dağılımının daha adil olduğu ülkelerde dolaylı ve dolaysız vergilerin oranı yüzde 60 – 40 dolaysız vergiler lehine görünüyor.

Türkiye’de gelir dağılımı bozukluğunu düzeltmenin yolu dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki bu çarpıklığı düzeltmek olarak karşımıza çıkıyor. Onu düzeltmenin yolu da kayıt dışılığı kaldırmaktan geçiyor. Ve Türkiye çok uzun bir süredir yapısal reformların belki de en önemlisi olan vergi reformunu yapıyormuş gibi davranarak erteliyor.

Konu bugünlerde basına yansıdığı gibi gelir vergisi yasasını düzeltmek değil. O yasa defalarca düzeltildi. Konu dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki çarpıklığı düzeltmek ve vergi dışı kalarak rekabeti bozan kişi ve kurumları vergilendirebilmek. Bunu becerebildiğimizde gelir dağılımında krizlerin yarattığı düzelmeler dışında bir düzelme yaşayabileceğiz.

 http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/turk-vergi-sistemi-ve-gelir-daglmnn.html

Bütçe Fazlası, İşsizlik Azalması

Ocak - Kasım 2011 dönemi bütçe verileri açıklandı. Yılın 11 ayının toplamında bütçe 436 milyon TL fazla verdi. Bu, küresel krizin yayıldığı bir ortamda son derecede güçlü bir kamu maliyesine işaret ediyor. Geçen yılın ilk 11 ayında bütçe 23,5 milyar TL açık vermişti. Bütçe gelirlerinde geçen yılın aynı dönemine göre % 17,4, vergi gelirlerinde % 21,6 artış gerçekleşmiş. Özellikle vergi gelirlerindeki enflasyona göre iki kat artış çok dikkat çekici. Faiz dışı giderlerde geçen yılın aynı dönemindeki verilere göre ortaya çıkan artış oranı ise % 10,5 ile aşağı yukarı enflasyonla aynı düzeyde kalmış görünüyor. Vergi gelirlerinin enflasyonun iki katına çıkmasına karşılık faiz dışı giderlerin enflasyon düzeyinde kalması kamu maliyesinde çok parlak bir görünüme işaret ediyor.
Kuşkusuz bu olumlu gelişmede bir dafaya özgü gelirlerin büyük katkısı söz konusu. Bütçedeki görünümden biri olumlu biri olumsuz iki farklı sonuç çıkarmak mümkün: (1) Bütçenin dengelenmesine yolaçan gelirlerin bir defaya mahsus gelirler olması olumsuz, (2) Bütçenin hangi yolla olursa olsun fazla vermesi borçlanmanın düşüşüne ve dolayısıyla borç stokunun inmesine yol açtığı için olumlu. Bu gelişme hükümete yapısal dönüşümleri gerçekleştirmek için zaman kazandırıyor. Bütçenin dengeli olması, vergi reformunu artık hayata geçirmek ve kayıt dışılığı önlemek için büyük fırsat sağlıyor. Başlangıçta bir miktar vergi kaybını göze alarak bu reformları yapmak Türkiye’yi ileriye götürecektir.
.
Eylül ayı istihdam ve işsizlik verileri açıklandı. Bu veriler de son derecede olumlu bir gelişmeye işaret ediyor. İşsizlik oranı % 8,8’e düşmüş bulunuyor. Geçen yılın aynı döneminde bu oran % 11,3 idi. Geçen yılın aynı dönemine göre işsiz sayısında 536 bin azalma olmuş görünüyor. Yani istihdam edilenlerin sayısında artış gerçekleşmiş. İşsizlik açısından en önemli verilerden birisi tarım dışı istihdam ve işsizlik verisi. Çünkü kalıcı istihdam tarım dışı istihdamda görülüyor.
Tarım dışı işsizlik oranı geçen yıl % 14,3 iken bu yıl % 11,3 olarak gerçekleşmiş durumda. OVP’de yılsonu için öngörülen işsizlik oranı % 10,5 olarak alınmıştı. Uluslararası kuruluşların tahminleri de aşağı yukarı aynı orandaydı. Son çeyrekte istihdamda daralma gibi sorunlar yaşanmadıysa, ki buna ilişkin bir endikasyon görünmüyor, yılsonu işsizlik oranı tahminlerin altında gerçekleşebilir. Buna karşılık 2012 yılında beklenen küresel bozulmanın da etkisiyle işsizlikte bir miktar artış olmasını doğal karşılamak gerekir.
2011 yılının sonuna yaklaşırken ekonomimizin durumu özetle şöyle görünüyor: (1) Kamu maliyesi son derecede iyi bir görünüm çiziyor. Bir defaya özgü gelirlerin yarattığı olumluluğun yarattığı fırsattan yararlanıp vergi reformunu yapmak gerekir. (2) İşsizlik düşüyor ve bu Türkiye’ye diğer ülkeler karşısında üstünlük sağlıyor. (3) Sanayi üretimi ve buna dayalı olarak büyüme canlılığını sürdürüyor. Bunun olumlu ve olumsuz yanları var. Olumsuz yanı cari açığa dayalı olmasından kaynaklanıyor. (4) Cari açık hız kesmiş olsa da hala yüksek bir düzeyde devam ediyor. (5) Enflasyon, bir yandan TL’nin değer kaybetmesi bir yandan da gıda fiyatlarındaki artışlarla yeniden iki haneye doğru yola çıkmış bulunuyor.
Önümüzdeki dönemin sorunu olmaya aday olan göstergeyi enflasyon olarak görüyoruz.
 
 http://www.mahfiegilmez.com/2011/12/butce-fazlas-issizlik-azalmas.html